MS 1500’lü yıllarda Avrupalı sömürgeciler dünyaya yayılmaya başlarken farklı kıtalardaki halklar arasında teknoloji ve siyasal örgütlenme bakımından büyük farklılıkların bulunduğu anlaşılmıştır. Son buzul çağının sonuna (MÖ 11.000) kadar bütün kıtalardaki bütün halklar avcılık ve toplayıcılık ile geçiniyorlardı. MÖ 11.000- MS 1500 yılları arasında farklı anakaralardaki farklı halklar farklı hızda gelişim göstermiştir. Avustralya ve Amerika yerlileri avcı ve toplayıcı iken, Avrasya halklarının büyük bölümü ile Güney Amerika ve Sahra’nın güneyinde yaşayan halklar tarım, hayvancılık, metal işleme teknolojisi, karmaşık siyasal örgütlenme becerilerini geliştirmişlerdir. Avrasya da yaşayan kabilelerin ekonomik ve sosyal alanı düzenleme biçimleri (yazı, bronz alet yapımı, taş yontma yöntemleri vb) diğer bölgelerdeki halkalara göre tarihsel olarak çok erken evrede gerçekleşmiştir.
Bu kitap şu soruya cevap aramaktadır: “İnsanlar neden farklı kıtalarda farklı hızda gelişti?”
Tarihin seyrini bu hız farklılıkları (tarihsel yörünge farklılıkları) oluşturur ve kitap da bu farklılıkların günümüze yansımalarını, bu mirasın özellikle Avrupalı olmayan halklar arasındaki karşılıklı etkileşimlerini incelemeyi amaçlamaktadır. Yazar, insan topluluklarındaki coğrafi farklılıkları inceleme amacını ; belirli bir insan topluluğunu bir başkasıyla karşılaştırıp onu göklere çıkarmak değil, yalnızca tarihte nelerin olup bittiğini anlama çabası olarak belirtmektedir.
http://www.ozetkitap.com/tufek_mikrop_celik.pdf
Mart 6th, 2012
Genel
|
Yorum Yok
Sinelerde koklanan tomurcuk,
Balına kaymağına doyamam
Çehresinde her zaman bir tebessüm
Soluğu en tatlı nağmeler gibi
Sesinde en güzel şarkılar duyulur
Haziran 13th, 2011
Genel
|
Yorum Yok
Gerçeklik, meçhule götürür bizi sadece ve bu yolda pek fazla ilerlememiz mümkün değildir. en iyisi bilmemek, mümkün olduğunca az düşünmek, kıskançlığa en ufak bir somut ayrıntı sunmamaktır. ne yazık ki, dış dünya olmasa da iç dünyamız bazı olaylar çıkarır karşımıza; tek başıma düşüncelere daldığım zaman bulduğum bazı gerçekler, bazen bana gerçekliğin küçük parçalarını sunuyordu; bu küçük ayrıntılar, tıpkı birer mıknatıs gibi, meçhulün bir parçasını kendilerine çekerler ve o andan itibaren, meçhul bize acı vermeye başlar…
http://tr.wikipedia.org/wiki/Sodom_ve_Gomorra_(roman)
Kayıp zamanlar izinde: Sodom ve Gomorra Marcel Proust‘un 30 Nisan 1921‘de yayımladığı romanı. Marcel Proust‘un hayatının son 17 yılında yazdığı yaklaşık Bir milyon ikiyüz elli bin sözcükten oluşan 3000 sayfalık dev romandır. 20 yüzyıl edebiyatının en büyük eserlerinden biri sayılır.
Proust bu romanı annesinin 1905‘deki ölümünden sonra yazmaya başladı. Kitabın ilk cildi 1913‘te yayımlandı. Roman, tamamlandığında yedi kitaplık Kayıp Zamanın İzinde ortaya çıkacaktı. Proust bu romanın son düzeltmelerini yaparken 1922′de öldü.
Mayıs 5th, 2011
Genel
|
Yorum Yok
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırmada geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım
Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdadıma saldırdımı,hatta boğarım! …
-Boğamazsın ki!
-Hiçolmazsa yanımdan kovarım.
Üçbuçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir aşkım istiklale,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale!
Yumuşak başlı isem, kim dedi koyunum? ;
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırmada geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu…
Mehmet Akif Ersoy
Nisan 13th, 2011
Genel
|
Yorum Yok
Nasılsın nasıl gitti?
Alıştın mı sen de?
Rahat mısın artık İstanbul’da?
Evlenmişsin, nasıl oldu?
Bulabildin mi sonunda?
Hep anlattığın o meşhur huzuru
İyiyim ben
Hep aynı şeyler işte
Uyku hapları
Yalan dolan gülümsemeler
İyiyim ben
Hem sen tanırsın beni
Ne yapsam ne söylesem
O geç kalmışlık hissi
Son defa görsem seni
Kaybolsam yüzünde
Son defa yenilsem sana
Hiç anlamasan da
Son defa benim olsan
Uyansam yanında.
İnan pek yeni bir şey yok.
Biraz yaşlandım tabi
Seyrekleşti biraz saçlarım
Bir bitmeyen gece bıraktın
Ve üç nokta düşürdün
Belli etmedim ben pek, tenhalaştım
Nisan 3rd, 2011
Genel
|
Yorum Yok
Fernanda yaşayan bir ölüydü. Bin kilometre kadar uzaktaki bir kentte doğup büyümüştü. Karanlık gecelerde ıssız sokakların kaldırım taşlarında, artık tarihe karışmış genel valilerin araba seslerinin hala duyulduğu kasvetli bir kentti burası. Akşamın altısı oldu mu, tam otuz iki kuleden ölüm çanları çalınırdı. Musalla taşını andıran tahta döşemeli malikanede, hiç güneş yüzü görülmezdi. Bahçedeki servi ağaçları, yatak odalarının soluk, ağır perdeleri, bahçenin yediverenlere sarılı kemerleri havayı büsbütün boğardı. Fernanda, genç kızlık çağına gelinceye dek, komşu evlerde, birinin öğle uykusu uyumamak direnciyle yıllar yılı sürdürdüğü piyano derslerinin melankolik uğultusu dışında, dünyadan habersiz büyümüştü. Fernanda, panjurların ardından sızan ışıkta teni yeşil sarı görünen hasta annesinin odasında oturur, metodik, tekdüze, duygusuz tuşların sesini dinler ve kendisi cenaze çelenkleri örerek solup giderken, o müziğin dünya demek olduğunu düşünürdü. Akşam ateşiyle yanıp ter döken annesi, ona geçmişin ne bulunmaz güzellikte olduğunu anlatırdı. Fernanda daha ufacıkken, ay aydınlığı bir gece, beyazlar giyinmiş çok güzel bir kadının bahçedeki küçük kiliseye doğru yürüdüğünü görmüştü…
Aslında Güzel Remedios, hiç de bu dünyanın insanı değildi. Ergenlik çağını epey geçtikten sonra bile, onu Santa Sofia de la Piedad yıkayıp giydirmek zorunda kalmış ve kendi kendine temizlenmesini öğrendikten sonra da, kakasına batırdığı çubukla duvarlara hayvan resimleri çizmesini önlemek için hep kollanması gerekmişti. Okuma yazma bilmeden, çatal bıçak kullanmayı öğrenmeden yirmi yaşına geldi. Oluşumu bütün geleneklere karşı olduğundan, evin içinde çırılçıplak dolaşırdı. Nöbetçilerin genç kumandanı, kendisini sevdiğini söyleyince, adamın saçmalamasından irkildiği için onu reddetti. Bunu Amaranta’ya anlatırken “Görüyor musun, ne basit adam,” dedi. “Sanki ben onmaz bir karın ağrısıymışım gibi, benim yüzümden öleceğini söylüyor.” Kumandanın ölüsünü penceresinin önünde buldukları zaman, Güzel Remedios’un onu hakkındaki düşünceleri doğrulanmış oldu.
Ocak 4th, 2011
Felsefe
|
Yorum Yok
Visitacion’un telaşına kimse anlam veremiyordu. Jose Arcadio Buendia, işi şakaya vurarak, Ne kadar az uyusak o kadar iyi, dedi, böylece hayattan daha çok kam alırız. Ama Kızılderili kadın, bitkinlik vermediği için hastalığın en korkulacak yanının uykusuzluk olmayıp zamanla daha da beter bir hale geldiğini ve bellek kaybına yolaçtığını uzun uzadıya anlattı. Dediğine göre, hastalanan biri uykusuzluğa alışınca, önce çocukluğundan kalma anıları unutuyordu, giderek eşyaların adını ve neye yaradıklarını bilmez oluyor, sonunda da insanları tanımıyor, kendini bile unutuyor ve geçmişi olmayan bellek yokluğuna uğruyordu. Yazının tamamını okuyun »
Aralık 5th, 2010
Genel
|
Yorum Yok
A’dan başlar aydınlık,
Bir taş koyar bütün yapılarda temele öğretmen.
Soluğudur düşüncenin buğdaydan yalaza dek Yazının tamamını okuyun »
Kasım 21st, 2010
Genel
|
Yorum Yok
Lübnan doğumlu Amin Maalouf’un yazdığı Ölümcül Kimlikler insanları az da olsa sorgulama temelleri üzerine kurulmuş bir eserdir. Kitap dört bölümden oluşturulmuş. ” Kimliğim, aidiyetlerim”;”modernlik ötekinden gelince”,”gezegensel kabileler zamanı”,”panteri evcilleştirmek.”
“Başkalarını çoğu zaman en dar aidiyetler içine sıkıştıran bizim bakışımız ve onları özgür kılacak da gene bizim bakışımız.” Yazının tamamını okuyun »
Düşmüş, hakarete uğramış bir insan için çevresindekilerin ona yardıma koşmaları çok ağır bir şeydir…
Kendi kendine yalan söyleyip, söylediği yalana inanan kimse sonunda işi, kendi içindeki, çevresindeki gerçekleri tanımamaya, bunun sonucu olarak da kendisine ve çevresindekilere saygı duymamaya dek vardırır. Kendi kendine saygısını yitirince içinde sevgi diye bir şey de kalmaz insanın. İçinde sevgi olmayınca oyalanmak, eğlenmek için kötü tutkulara, iğrenç şehvete bırakır kendisini, hayvanca yaşamaya başlar.bütün bunların tek nedeni insanın, çevresindekilere ve kendi kendine yalan söylemesidir. Yazının tamamını okuyun »
Ekim 21st, 2010
Felsefe
|
Yorum Yok